Bir yanda toprağın derinliklerinden çıkarılan “değerli” taşlar uğruna kurutulan su kaynakları, diğer yanda o parayla dünyanın en yeşil, en sulak ülkelerinde sefa sürenler… Vahşi madenciliğin tozunu yutan köylü ile o madenin parasıyla yurt dışında ‘organik’ yaşayan patron arasındaki uçurum, kuraklıktan daha büyük bir felaketin habercisi.
Türkiye’nin dört bir yanında, özellikle de su havzalarının kalbinde açılan maden ve mermer ocakları, sadece doğayı değil, geleceği de tehdit ediyor. Ancak bu yıkımın perde arkasında, kamuoyunun gözünden kaçan çok daha acı bir “sosyolojik gerçek” yatıyor.
SUYUN DAMARLARI KESİLİRKEN…
Maden sahalarında patlatılan her dinamit, yer altı su yollarının (akiferlerin) yönünü değiştiriyor, köylünün asırlık çeşmelerini kurutuyor. Tonlarca cevheri işlemek için harcanan milyonlarca litre temiz su, kimyasal atıklarla kirlenerek doğaya dönemez hale geliyor. Isparta’dan Kaz Dağları’na kadar uzanan bu hatta, tarım arazileri susuzluktan çatlarken, “ekonomiye katkı” masalıyla büyük bir servet transferi yaşanıyor.
BURADA TOZ YUTTURUP, ORADA OKSİJEN SOLUYORLAR
Madalyonun diğer yüzünde ise bu ocakların sahiplerinin yaşam standartları dikkat çekiyor. Yapılan araştırmalar ve gözlemler, çevre tahribatından büyük karlar elde eden sermaye sahiplerinin birçoğunun, yarattıkları ekolojik yıkımdan bizzat kaçtığını gösteriyor.
Burada “vahşi madencilik” yöntemleriyle maliyeti düşürüp doğayı katledenler; kazandıkları paralarla çevre yasalarının en katı olduğu, doğanın en titiz korunduğu Avrupa ülkelerinde, Kanada’da veya İsviçre’de mülk ediniyor.
SENİN SUYUN BİTERKEN, ONLARIN HAVUZU DOLUYOR
Senaryo hep aynı işliyor:
Burada: Toz içinde kalan zeytin ağaçları, kuruyan dereler, susuz kalan köyler.
Orada: Vahşi madenciliğin yasak olduğu ülkelerde, göl kenarında villalar, temiz hava, musluğundan memba suyu akan rezidanslar.
Onlar, senin toprağını kazarak elde ettikleri servetle, senin asla gidemeyeceğin “temiz coğrafyaları” satın alıyorlar. Kendi çocuklarını, maden tozundan uzak, “organik” ve sağlıklı bir çevrede büyütürken; senin çocuğuna tozlu bir hava ve susuz bir gelecek bırakıyorlar.
GİDECEK YERİ OLMAYANLAR BEDEL ÖDÜYOR
Bu düzenin en acı tarafı ise “çaresizlik”. Maden sahibi, yarattığı kuraklık kapıya dayandığında uçağına binip suyun bol olduğu “diğer evine” gidebilecek imkana sahip. Ancak tarlası kuruyan çiftçinin, suyu kesilen köylünün gidecek başka bir vatanı, sığınacak başka bir coğrafyası yok.
Kızılderili atasözünün dediği gibi; “Son ırmak kuruduğunda beyaz adam paranın yenmediğini anlayacak” belki ama, o anladığında iş işten geçmiş olacak. Üstelik o, parasıyla aldığı ithal suyunu içerken, kuruyan çeşmenin başında yine sen bekleyeceksin.




