Jean-Paul Sartre’ın yayın dünyasına kazandırdığı Les Temps Modernes dergisinin ilk sayısında yer alan ve “Sunuş” başlığını taşıyan o çarpıcı metne bir kez daha mercek tutuyoruz. Bu satırlar, yazmaya devam edildiği müddetçe daha pek çok kez referans kaynağı olacağa benziyor.
Sartre, insanın içinde bulunduğu durumu ve özgürlükle olan imtihanını şu eşsiz ifadelerle aktarıyor:
“İnsan bir ‘durum’dan ibarettir: Bir işçi, bir burjuva gibi düşünüp duymakta özgür değildir ama bu durumun gerçek ve bütün bir insan olabilmesi için, yaşanması ve belli bir amaca doğru aşılması gerektir. Bir insan özgürlüğü tarafından kendisine bir anlam yüklenmedikçe, ‘durum’ kendi başına kişilik taşımaz. Bir özgürlük ona katlanmadıkça ya da karşı çıkmadıkça; başka deyişle, bir insan kendini oraya yerleştirerek ona bir anlam seçmedikçe, ‘durum’ ne katlanılır ne de katlanılmaz diye nitelenebilir. Ancak bu yapılmışsa bu özgür seçimin içinde, durum belirleyici olur çünkü kendisi de üst düzeyden belirlenmiştir.
Hayır işçi, burjuva gibi yaşayamaz; bugünkü toplumsal düzen içinde ücretlilik durumunu sonuna kadar yaşaması, çekmesi gerektir. Bundan hiçbir kaçış yolu, başvurulacak hiçbir ‘merci’ yoktur. Fakat insan bir ağacın ya da taşın varolduğu gibi varolmaz: İşçi, kendi kendini işçi yapmalıdır. Sınıfı, ücreti, işinin niteliği tarafından bütünüyle, duygularına ve düşüncelerine varıncaya dek koşullanmış iken kendinin ve yoldaşlarının durumuna verilecek anlamı kararlaştıran odur; kendini boyun eğen ya da başkaldıran olarak seçmesine göre, tamamen özgür olarak emekçi sınıfına ya süresiz bir ezilme ve aşağılanma geleceği ya da bir kazanım ve zafer geleceği sunan da odur. Ve işte bu seçimin sorumluluğunu taşır. Seçmemekte özgür değildir: Kıstırılmış ve adanmıştır durumuna (engage), zira seçmemek de bir seçimdir! Fakat seçmekte, yani bir hamlede hem kendi yazgısını hem bütün insanların yazgısını hem de insanlığa verilecek değeri belirlemekte özgürdür. Böylece kendini hem işçi hem de insan olarak seçer ve aynı zamanda proletaryaya bir anlam vermiş olur. İşte bizim kafamızdaki insan böyle bir varlıktır: Bütün insan. Bütün olarak ‘durumuna bağlı, bağımlı (engagé)’ ama bütün olarak özgür. Fakat kurtarılması gereken de işte bu özgür insandır! Bu, onun seçim olanaklarını genişleterek yapılabilir.”
Kavramsal Karşılaştırma: Burjuva ve İşçi
Şimdi bu teorik çerçeveyi internetteki bilgi havuzundan alınan tanımlarla somutlaştıralım. Burjuva kavramı şu şekilde ifade ediliyor:
Burjuva: “Kentlerde yaşayan, üretim araçlarını ellerinde bulunduran ve kendi başına üretim ve kazanç yollarında çalışarak kendine oldukça geniş bir geçim sağlayan kimse.” Ancak bu tanımın eksik kaldığı noktalar var.
Halk arasındaki tabirle bu kişiye “patron” deniliyor. Fakat Marksist bakış açısına göre tanım çok daha derin: “Kârın kaynağı olan işçinin çalıştığı süre boyunca ürettiği değerin kendisine ödenmeyen kısmı, yani artı değer sömürüsüdür”.
Bu tanımı detaylandırdığımızda karşımıza çıkan tablo şudur: Üretim araçlarının mülkiyetine sahip olan patronun işyerinde çalışan işçi, ortaya koyduğu değerin maddi karşılığını, mevcut kapitalist düzenin bir zorunluluğu olarak patronla eşit şekilde paylaşamaz. Patron, elde edilen kârın aslan payına el koyar ve işçiye emeği karşılığında daha az bir bölümü ücret olarak verir. Sosyalist ilkelere göre bu durum “sömürü” olarak adlandırılır.
Emekçinin Tanımı ve Zihinsel Emek
TDK kaynaklarına göre işçi veya emekçinin tanımı ise şöyledir: “Başkasının yararına bedenini, kafa gücünü veya el becerisini kullanarak ücretle çalışan kimse. Çalışan bir işçi.”
Emekçinin hem beden hem de kafa gücüyle çalıştığına dair genel tanım doğrudur. Peki, sıkça duyduğumuz “zihinsel emek” tam olarak neyi ifade eder?
“Somut olarak gözlemlenemese de ‘zihnimizi meşgul eden düşünceler, düzenli görevler ve sorumluluklar’ bu şekilde adlandırılıyor. Uzmanlar ayrıca ‘duygusal yük’, ‘zihinsel emek’, ‘görünmez iş’ gibi terimler de kullanıyor.”
Sınıf Bilinci ve Çelişkiler
Durum gayet net: Burjuva patrondur, patron da burjuvadır. Dolayısıyla bir işçinin burjuva olması mümkün olmadığı gibi, bir burjuvanın da işçi olması söz konusu değildir. Ona sadece patron denir. Jean-Paul Sartre’ın yaklaşımıyla “İşçi burjuva olamaz!” demek, aslında “Bir işçi kendini burjuva gibi hissedemez!” manasına gelir. Eğer bir işçi kendini burjuva gibi hissediyorsa, halk tabiriyle o kişiye “kafadan kontak” denilebilir.
Ancak pratikte durum bazen çelişkiler barındırabiliyor. Naylon gömleklerin moda olduğu 1990’lı yıllarda, gömleğinin göğüs cebinde Amerikan sigarası taşıyan bir ayakkabı boyacısına rastlamıştım. Benzer bir durumu Çukurovalı bir hemşehrim de dile getirmiş, Amerikan sigarası içen bir pamuk işçisi gördüğünü aktarmıştı.
Sartre’ın bahsettiği “olmak zorunda olmak” kavramı, aslında bir emekçinin kendini işçi olarak hissetmesi ve o sınıf bilincine erişmesi gerekliliğidir. Bu bağlamda günümüz Türkiye’sine bakıldığında:
Sahip olmaları gereken vatandaşlık bilincini taşıyan kitlelerin Türkiye’de AKP’ye oy vermeleri teorik olarak mümkün görünmemektedir; ancak mevcut tabloda AKP iktidardadır. İşte tam da bu sebeple durum şudur: “Yandı gülüm keten helva!”




