Osmanlı dönemindeki Düyunu Umumiye müfettişi Ernest Grenier’in anılarından bugünkü Suriye ve Irak denklemine uzanan tarihsel süreç, Orta Doğu’da emperyalizmin aktörlerinin değiştiğini ancak senaryonun aynı kaldığını gözler önüne seriyor.
Zamanının IMF’si olarak bilinen ve Osmanlı Devleti’nin dış borçlarını tahsil etmek amacıyla kurulan Düyunu Umumiye adına çalışan müfettiş ve Fransız ajanı Ernest Grenier*, anılarının “Kürdistan” bölümünde çarpıcı bir anekdot aktarır.
Grenier, 1895-96 yıllarındaki Ermeni olaylarının hemen sonrasına denk gelen bir durumu şöyle tasvir eder: “(Osmanlı döneminde) Bir kaymakamlık olan Muş bölgesine, Siirt civarındaki Melefan köyünde Kürtlerin çok sayıda Hıristiyanı öldürdüğüne dair bir ihbar ulaşır. Bölgedeki yabancı konsoloslukların yoğun baskısı neticesinde Muş kaymakamı, olay yerine bir müfettiş gönderir. Köye varıldığında Osmanlı müfettişini, tepeden tırnağa silahlanmış yaklaşık otuz Kürt karşılar. Her biri; ellerinde tüfek, bellerinde piştov ve hançer, göğüslerinde fişekliklerle adeta yürüyen birer cephaneliği andırmaktadır.”
“Americk Bey, Boston Bey, Washington Bey”
Bu tarz savaşçı profillerine aşina olan müfettiş için gördüğü tablo ürkütücü olmaktan ziyade bir “maskaralık” olarak nitelendirilir. Ancak asıl tuhaflık, müfettişi karşılayan Kürt aşiret reislerinin kendilerini takdim etmesiyle ortaya çıkar: Americk Bey, Boston Bey, Washington Bey ve benzerleri!
Özetle, bölgedeki Kürt beyleri gerçek isimlerini bırakmış; tıpkı bir küfe üzüm karşılığında takas yapan kadınlar gibi, isimlerini Amerikalılardan duydukları ve hatta bazısı insan ismi bile olmayan kelimelerle değiştirmişlerdir. Geleneksel kıyafetleri olan poturlarının üzerine geçirdikleri Amerikan redingotları da işin bir başka boyutudur.*
Coni Değil Peşmerge
Tarih 2007‘yi gösterdiğinde, Amerikan işgali altındaki Irak’ta 1 milyon insan hayatını kaybetmiş; Türkmenler, Kürtler, aşiretler ve radikal İslamcı örgütler birbirini boğazlar hale gelmişti. Irak’ın kuzeyindeki işgalci Amerikan koalisyon güçleri, bölgenin güvenliğini yeni tesis edilen özerk Kürt yönetimine devretti. Bu devir teslim töreninde, Başbakan Neçirvan Barzani‘ye bağlı peşmergeler, Amerikan askerî üniformaları içinde boy gösterdi. Bu olay Türk basınında o dönem “Coni değil peşmerge” başlıklarıyla yer buldu.
Suriye’deki Demokrasi Tiyatrosu
ABD, Irak’ın ardından demokrasi oyununu Suriye sahnesine taşıdı. Burada da “Suriye demokratik yönetimi” adı altında Kürtlere özerk bir bölge açıldı. PYD ve YPG unsurlarının karışımı olan SDG’nin başında, PKK kökenli Şahin Cilo bulunuyordu. Bir anda Şahin Cilo, “General Mazlum Abdi” kimliğine büründü ve Amerikan üniformalarıyla pozlar vermeye başladı.
Diğer tarafta ise ABD, başrolde tuttuğu El Nusra Cephesi komutanı Ahmet Şara‘ya “Mr. Colani” adını taktı. Ona üniforma giydirmek yerine kravat taktırdı, sakalını kestirdi ve “sivilleşme” teziyle iktidara hazırladı.
Amerikan Üniformalılar ile Amerikan Kravatlıların Savaşı
Sonrasında, Amerikan üniformalı Mazlum’un peşmergeleri ile Amerikan kravatlı Ahmet Colani’nin birlikleri birbirine saldırdı. Bu çatışmalarda çok sayıda peşmerge ve sivil katledildi. Özerk Kürt yönetimi toprak kaybederek daha dar bir alana sıkıştı.
Orta Doğu coğrafyası, sınırları İngiltere ve Fransa’nın Sykes-Picot anlaşmasıyla cetvelle çizdiği yapay devletlerden oluşmaktadır. Bölgenin bugünkü egemen güçleri ABD ve İsrail ise bu yapay sınırları kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmek istemektedir.
Kabile Despotizmi ve Tarihsel Husumet
Irak ve Suriye gibi yapılar gerçek manada devlet olmaktan uzaktır. Irklar, mezhepler ve aşiretler üzerine kurulu despotik yönetimler mevcuttur. Her ne kadar logolarında “demokratik” ibaresi yer alsa da, özünde ortaçağ zihniyetini taşıyan faşizan yapılar barındırırlar. Tepelerine binen despota boyun eğen kabileler, o despot gidince husumete dayalı gerçek yüzlerine dönerler. Arap’ı, Kürt’ü, Sünnisi, Şiisi, Dürzisi, selefisi hepsi birbirini yemekte ve ne yazık ki yemeye devam edecektir.
Örneğin Irak’taki özerk Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Orta Doğu’daki en büyük Amerikan üssü gibi hareket etmektedir. Başındaki Kürt Barzani; Türkiye’deki benzeri Apo’dan da, Suriye’deki benzeri Mazlum ve SDG’sinden de nefret etmektedir. Oysa hepsinin patronu aynıdır; hepsi Amerikan silahlı ve Amerikan külahlıdır.
Bu tablodan bir kurtuluş var mı? Görünürde yok. Orta Doğu kabileleri, ABD ve İsrail’in menfaatleri uğruna tarihsel düşmanlıkları kaşınarak birbirine kırdırılmaya devam edilecektir.
Ancak alınması gereken dersler açıktır: Aşiret geleneğinden ve mezhepçilikten ne yurttaş ne de ulus çıkar. Siyasi partilerin adına “demokrasi” yazılması onları demokrat yapmaz. Emperyalist güçlerin eliyle zafere ulaşılmaz. Amerikan generali Mazlum, günün sonunda yine Abdi Efendi olur ve Şivan Perver gibi “Neredesin Amerika” diye ağlar. Karakterinde bağımsızlık olmayanlar devlet kuramaz.
Küresel emperyalizmin planında sıranın İran’ın parçalanmasına geldiği daha önce de belirtilmişti. İran, molla rejiminin tüm kötülüğüne rağmen binlerce yıllık köklü bir devlet geleneğine sahiptir. İran’ın direnmesi Türkiye’ye zaman kazandıracaktır; çünkü bir sonraki hedef ülkemizdir.
*La Nouvelle Revue, 1936




