Hepimiz yaşamışızdır. Çocuğumuz ateşlendiğinde, kronik rahatsızlığımız nüksettiğinde ya da acil bir ilaca ihtiyaç duyduğumuzda telaşla eczaneye koşarız. Ancak reçetemizi uzattığımızda o soğuk ve çaresiz yanıtla karşılaşırız: “İlacınız maalesef yok. Depolara da baktık, onlarda da görünmüyor.”
Gerçekten görünmüyor mu? Yoksa o ilaçlar, yaklaşan zam fırtınasının dinmesini loş depo raflarında mı bekliyor?
Türkiye’de ilaç fiyatlandırma sisteminin yapısı gereği, Euro kuru güncellemeleri veya yıllık fiyat artışları öncesinde piyasada hep aynı senaryo sahneleniyor: Suni ilaç kıtlığı. İlaç fiyatlarının artacağına dair söylentiler bile, o ilaçların bir gecede piyasadan buharlaşması için yeterli oluyor. Eczacı hastayla karşı karşıya kalıp çaresizce durumu anlatmaya çalışırken, asıl perde arkasındaki aktörler, yani bazı ecza depoları sessiz bir bekleyişe geçiyor.
Ticarette kar amacı gütmek, maliyetleri yönetmek anlaşılabilir kavramlardır. Ancak terazinin bir kefesinde kar marjı, diğer kefesinde insan hayatı varsa; o stoğu bekletmek ticari zeka değil, açıkça halk sağlığıyla oynamaktır.
Bir bebeğin ateş düşürücüsü, astım krizine giren bir hastanın solunum ilacı veya tansiyon hastasının hayati hapı, “haftaya zam gelecek, o zaman satarız” mantığıyla bilançolara kurban edilemez. Sağlık, borsa kağıdı değildir ki değerlensin diye elde tutulsun. Ecza depolarının dönemsel olarak başvurduğu bu stokçu refleks, sadece etik dışı bir uygulama değil, aynı zamanda derin bir vicdani çöküşün resmidir.

Ülkemizde İlaç Takip Sistemi (İTS) gibi ilacın üretiminden hastaya ulaşana kadarki serüvenini adım adım izleyebilen devasa ve başarılı bir altyapı var. Bu sisteme rağmen, zam arifelerinde bazı büyük depoların kapılarını dışarıya kapatıp, “yok” çekebilmesi ciddi bir denetim boşluğuna veya yaptırım yetersizliğine işaret ediyor.
Sağlık Bakanlığı’nın bu dönemlerde denetimlerini sıklaştırması olumlu bir adım olsa da, cezaların caydırıcılığı tartışma konusudur. İnsan sağlığını kar hırsına rehin bırakan, deposunda ilaç olduğu halde bunu eczaneye, dolayısıyla hastaya sevk etmeyen kurumlara verilecek cezalar, elde edecekleri “zamlı kardan” çok daha can yakıcı olmalıdır. Gerekirse bu kurumların faaliyet belgelerinin iptaline kadar giden sert ve tavizsiz bir tutum sergilenmelidir.
Unutulmamalıdır ki, devletin en temel ve devredilemez görevlerinden biri vatandaşının sağlık hakkını güvence altına almaktır. Hiçbir deponun, tedarikçinin veya arabulucunun kar hırsı, toplum sağlığından daha değerli olamaz.
Ekonomik dalgalanmalar yaşanabilir, kurlar değişebilir, fiyatlar artabilir… Ancak hastaların en aciz ve muhtaç oldukları anda ilaca erişemediği bir sistem, bizzat kendisi hastadır ve acil tedaviye muhtaçtır. Sağlığımız üzerinden oynanan bu tehlikeli kumar, artık son bulmalıdır.




