Geçtiğimiz günlerde Ankara sokaklarında yapılan ve sosyal medyada elden ele dolaşan kısa bir sokak röportajı hepimizin dikkatini çekti. Mikrofon uzatılan vatandaşlara, ‘Gülüyle meşhur ilimiz hangisidir?’ diye soruluyor. Kimi hemşehrilerimizin göğsünü kabartacak şekilde doğrudan ‘Isparta’ cevabını verirken, kimi başka şehirlerin adını sayıyor, kimi ise maalesef mahcup bir ifadeyle bilmediğini dile getiriyor.
Görüntüleri izleyen pek çok Ispartalı hemşehrimiz haklı bir sitemle, ‘Gülün başkenti Isparta nasıl bilinmez?’ tepkisini verdi. Elbette birkaç kişinin yer aldığı bir sokak söyleşisinden yola çıkarak koca bir başkentin Isparta’yı tanımadığını söylemek gazetecilik ciddiyetiyle bağdaşmaz. Ancak bu küçük enstantane, bizlere çuvaldızı biraz da kendimize batırmamız gerektiğini hatırlatıyor: Acaba bizler, göller ve güller diyarı güzel Isparta’mızı tüm değerleriyle anlatmakta ne kadar başarılıyız?
Tarladaki Çiçekten Dünya Markasına: Gülün Hikâyesi
Isparta için gül, sadece tabelalara yazılmış bir şehir sloganı ya da mevsimlik bir süs değildir. Resmi kayıtlara göre 1888 yılında Müftüzade İsmail Efendi’nin diktiği ilk fidanlarla yeşeren bu kadim gelenek, bugün Türkiye gül çiçeği üretiminin yaklaşık yüzde 86’sını tek başına sırtlayan devasa bir iktisadi ve kültürel güçtür. Gül yağından suyuna, kozmetikten şifa kaynaklarına kadar uzanan geniş bir alın teri zinciridir.
Dolayısıyla Ankara’daki o sorunun cevabı kuru bir şehir isminden ibaret değil; ardında binlerce üretici ailenin emeğini, asırlık bir maziyi ve tescilli coğrafi işaretimizi barındırıyor. İşte asıl mesele, bu derin hikâyeyi sadece hasat zamanı geldiğinde değil, senenin 365 günü diri tutabilmekte yatıyor.
Tanıtım Yalnızca Festival Haftasına Sığdırılamaz
Her yıl bahar aylarında bahçelerimize konuklar geliyor, Uluslararası Gül Festivali vesilesiyle kortejler düzenleniyor, rengârenk fotoğraflar sosyal medyayı süslüyor. Bunlar şüphesiz şehrimizin can damarı etkinlikleridir. Fakat tanıtım, festival bittiğinde tarlada son bulan bir heves olmamalıdır. Bir şehri marka kılmak, insanların hafızasına sadece bir festival kenti olarak değil; gülün sanata, kültüre ve dünya çapında bir değere dönüştüğü merkez olarak kazımakla mümkündür.
Sadece ‘Güller şehriyiz’ demek yerine; Eğirdir’in berrak suyunu, Yalvaç’taki Pisidia Antiokheia’nın bin yıllık tarihini, Davraz’ın karlı zirvelerini, lavanta bahçelerimizi ve çalışkan insanımızın emeğini bir bütün olarak anlatabilmeliyiz. Artık önümüzdeki soru ‘Neyimiz var?’ değil, ‘Sahip olduklarımızı Türkiye’ye ve dünyaya nasıl aktarıyoruz?’ sorusu olmalıdır.
Sözün özü; sosyal medyadaki o videoya sitem etmek yerine, bu tabloyu bir fırsat bilip ortak hikâyemizi daha güçlü yazmalıyız. Çünkü hakiki bir tanıtım, yalnızca sahip olmakla değil, sahip olduğunu layıkıyla anlatabilmekle başlar.





